28 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Ezgi Klasiği: "Grip Olmak"

Bu sefer garip değil, griple haftaya başladık.
Zaten oldukça geç kalmıştım, bir gariplik olduğunu düşünüyordum ki rutinimi tamamlamış oldum.

O yüzden bu sabah biraz kötü uyandım; günüm ise güzel geçti.
Dün de yazmamıştım ama çok bir şey yapmadığım için...
Uyanıp evde takılmak vardı aklımda ama havanın güzel olmasını fırsat bilince arkadaşlarla şehir merkezinde buluşup bir şeyler yiyerek eve döndük. Klasik bir pazardı sonrası... 

Bugün 11.30'dan sonra kendimi "ütü" bulmaya adadım. Çünkü getirdiğim kıyafetlerin yarısından fazlasını giyemeyecek durumdaydım. Ve bu kaldığım yerde ne yapsan para vermek zorunda olduğun için de bir ütü almak daha kolay olacaktı. Bildiğim tek alışveriş merkezinde girdiğimde karşıma çıkan ilk mağazada ütü "5 Pound" du. Gerçekten keşke başka bir şey isteseymişim dedim.

Evet, yeni evimin, arkadaşlarımın hatta dönüşümün bile yalnızca güzel yanlarını düşünerek yaşamak insana gerçekten gerekiyormuş. Bence en az 5 yılda bir böyle bir şansımız olmalı. Yaş konusunda çok takıntılı olduğumu söylediler. Evet,çünkü en yaşlı benim ki; ben, arkadaş ortamlarında en genç olmaya alışmıştım. Mutfağı paylaştığım gençlerden biri genç değil bebekmiş. Kendisi 19 yaşında! Gerçekten benden 10 yaş küçüktürler dediğimde abarttığımı düşünmüştüm... Neyse, hissettiğin yaş önemlidir diyerek bu küçük ayrıntıları geçmek lazım ama bence yaşın da geçtiğini unutmamak lazım. Kafamda bazı şeyler oturmaya başladı bile desem yeridir.

Sonrasında saatlerce Cafe Nero sohbetleri yaptıktan sonra bir arkadaşımın doğum gününü kutlamak hem de bira içip keyif yapmak için, önceden gözümüze kestirdiğimiz "Old Monkey Pub" a oturduk. Tam da hayallerimdeki Pub. Beni bilen bilir, "Grey's Anatomy" izlediğim dönemlerde, dizideki Pub'a hayrandım. Herkes iş sonrasında uğrayarak en azından bir bira içip evine giderdi. İşte bu hayallerin aynısıydı. Veee Guinness biramı nihayet içtim. Farklı biralar da denedim ne yalan söyleyeyim. Evet hastayım azıcık ama çivi çiviyi de söker demiş atalarımız. Ben onların yalancısıyım...


Yine bahsettiğim 5kg bozuk paralarımla oldukça zengin olduğumu söyleyebilirim.
Hala bozuk paraların ne ifade ettiğini çok iyi anlamıyorum.
Evet, annem matematik öğretmeni olabilir ama bazen olmayınca olmuyor. Kaç çeşit bozuk para var bilemiyorum. Sokakta müzik yapan arkadaşlarla paylaşmayı önemsiyorum ama:)
Bira almak için önce beş dakika para hesaplamam gerekiyor.



Şu solda gördüğünüz parayı versem kurtulacağım ama öyle yaparak elde ettiğim bozuk paralar ne olacak?
Yine de 1 haftada fena yol kat etmedik;)

Odamın yolunu tuttum ve şimdi hastalığımı iyice hissediyorum.
Biraz dinlenmeliyim... Bu hastalığı atlattıktan sonra Manchester'ın havasına alışmış olacağım diye umuyorum.

Bu arada Sayın Nilay Kaya'ya şu an "Beatles" dinlediğimi iletmek isterim;) 
Şaka şaka "Puggy" dinliyorum. Adamlar İstanbul'a geliyormuş yaaa...
Neyse Robbie Williams konsere gelecekmiş... Manchester'a... Gider miyim, giderim ya!

Bugün benden bu kadar, pilim bitti.

Sizi seviyorum!

26 Nisan 2014 Cumartesi

Başlık aklıma gelmedi

Buradayım hala, yıkılmadım, ayaktayım:)

Bugün annem ve babam da aramıza katıldığı için biraz sansürlü olacak:) Şaka şaka, nasıl olsa su akar yolunu bulur:)

Nerede kalmıştık...

Dün geceki fiyaskodan sonra sabahın bir vaktinde yine kendimi yollara vurdum... Ama güzel bir sabahtı; güneş mi hatırlamıyorum, ama huzurlu uyandım... Sanırım artık bulutla da yaşayabiliyorum. Düşünün, daha şimdiden:)

10.30'daki ev randevum için 10'da evden çıktım ve tabii ki yetişemem diye kraliçe "Ezgi" kendine bir taksi durdurdu:) Ve iyi haber, bu sefer yaradı! Çünkü hayalimdeki evi buldum:) Muhteşem bahçe ve sessizliği ile benim evimdi! Gelmeden önce de hayalini kurduğum ev...




Bu bahçenin güzelliği için ne dersiniz? Evet belki mangal yok ama ya olursa:) Ana dili İngilizce olan 2 kızla kalacağım. Sadece biriyle tanıştım ama gerçekten içime sindi. Bu ev benim olmalı dedirtti bana. Bu arada, güllerin olduğu mekanda fotoğraflar çekmiştim hatırlarsanız, işte tam da o mevkide...Umarım bu  söylediklerimi de, geçmişimdeki gibi "yalamam". Biliyorum, kaba bir tabir kullanıyorum ama tükürdüğü her şeyi yalayan ve ister istemez batıl inançlar uyduran bir kişi olarak bunu dile getirmem gerekiyor. Hani belki büyü bozulur. Sarımsak lazım...:)

Alın size evin bulunduğu yer... Siz Instagram'a falan öyle keyifli şeyler koyun daha...






Bu arada, bu şehrin ruhu her şehir gibi karışık... Belki de daha mı karışık?
Ben İngiliz olacağım ve sadece bu şehrin %60'nı oluşturacağım... Bu sonra konuşulacak bir konu belki de...
İdeal hayat yok... Tamam siz biliyorsunuz belki ama ben yeni öğreniyorum... 

"Ne yalnızlık ne de yalan...
Bugün sen çok gençsin yavrum, hayat ümit neşe dolu
Mutlu günler vaad ediyor sana yıllar ömür boyu
Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan bu son olsun, bu son!"

Radyoda çalan şarkı maalesef İngiliz şarkısı değil ne yapabilirim? Hatlar karışık;)

Ya işte evi tuttum, hem de oldukça ucuza...
Bir şeyler, sen istedikçe iyi gidiyor... Ya da kötüleri görmüyorsun... Bilmiyorum. Üzümü yiyerek bağını sormamayı her zaman olduğu gibi tercih ediyorum. Yok bence, ağır olmadı... Devam...

Ev huzurundan sonra gençlerle buluşmaya gittim ve müzeleri gezdik. Biliyorsunuz hepimiz "entellektüeliz"









Tabi bugün ne kadar mil yürüdüğümü (Artık İngiliz yarısıyım) anlatamam... Orayı geçelim... Sevindiğim yine selülitler...;)

Canımız sadece pizza ve bira çekti. Ne kadar zor olabilir? Ama biz koca Manchester City'de uygun fiyatlı ve her ikisinin bir arada bulunduğu bir yer için en az 1 saat daha yürüdük. Kendimizi Italian mekanında bulduk. ne kadar acayip;)

Bahsetmediğim bir nokta var, şu an vücüdumdaki 5kg, İngiliz bozuk paralarıyla dolu... hatta bugün dağıttım... Başbakan misali... Bu arkadaşlara... Yarasın!

İşte bunları dağıttım ki daha yarısı....







Tabi, bugün Cumartesi... Cuma bir nevi yıkımla geçti
Aslında öyle demeyeyim, tamamen bir filmin içinde gibi yaşıyorum...
Gözlerim açık olarak birileri beni savuruyor ve bu İngilizler gerçek olamayacak kadar gerçekler!

O zaman şarkı söylemek lazım diyerek... Efes Restaurant'a gittik...
Sadece Efes birası içmek istiyoruz diye söyleyinde, tüm garsonlar Türkçe konuşmaya başladı.
Vampir görmüş misali, elimizde keşke sarımsak olsa diye düşündük:)
Yapacak bir şey yok, keyfimize bakalım dedik ve rakı içtim:) Hem de mis gibi beyaz peynirle...
Dün gece bir fotoğraf almıştım... Türkiye'den :)
Hem onu hem de bugünümü paylaşıyorum:)


Bu Türkiye'den:)


Bunlar da benden:)



Evet, yorgun görünüyor olabilirim ama mis gibi bir akşamdı.
Bu arada Yalın, Kenan Doğulu falan dinledik, bir arkadaşımız "Yaşar" misali İngilizleri eğlendiriyordu.
Özledim ama o kadar da değil be! Ama "müzik evrenseldir" i kanıksadım.

Yarın ki Liverpool gezisini iptal ettik... Sanki kaçıyor anasını satayım... Koskoca 4 Ay var ve at koşturuyormuşcasına planlar, planlar... Bu iptal kararını aldıktan sonra, eve dönerken markete uğradım... Ha o iblis yine vardı;) Ama kendime peynir, zeytin, domates aldım...  

Şaka maka ev tuttum be ya!

Hadi bakalım...

Şşşşt çok eğlenmeyin Türkiye'de...
Azıcık evde oturun, dinlenin falan...

Size "Kro" adlı mekanı anlatmıştım.
Bin tane şubesi varmış...
Bir gün mekan açarsam tüm dillerideki karşılığına bakarak ismini seçeceğim.
İşte bugün Tanrı için ne yaptın derlerse, budur cevabı!




"Nazo gelin ayağına takar hal hal" :)

Tamam söz, İngilizce müzik de dinleyeceğim,

Sevgiler canlar, mutlu pazarlar.
Daha ölmedik:)



25 Nisan 2014 Cuma

Kapanış


Sonunda patladım...

Maalesef görsel olarak süper ama hiçbir şey anlamadığım oyunun verdiği huzursuzlukla odamın yolunu tuttum...

Carling iyidir...

Güzel günlere...


Merak etmeyin, bu fotoğrafı çekerken oyun başlamamıştı...

İyi geceler

Tabana Kuvvet


Çok beklettim mi:)

Kendi kendime debeleniyorum işte burada:)

Eveeet, işler gittikçe zorlaşıyor ve güzelleşiyor.
Dün inanılmaz yorulduğum için elimi kıpırdatacak halim yoktu.

Neler olduğuna gelirsek... Klasik olarak sabah okula gittim, sonrasında yine kendime sığınacak bir yer bulmak için yollara düştüm. Verilen adrese gittiğimde ki bahsettiğim bu ev; daha önce İstanbul'da bulunduğunu söyleyen biriydi, okuduysanız hatırlarsınız:) Kocaman bir Afrikalı kapıyı açtı! Sokaklarda yalnızca Afrikalılar, Hintliler ve Araplar vardı bu arada. Bunda elbette bir sorun yok, ırkçılık yapmak istemem ama tedirgin olduğumu da söylemeliyim. Örneğin Bob Marley'e bayılırım ama 100 tanesi ile bir arada olmak beni biraz tedirgin eder:) Her şeyin ötesinde evde 2 oda daha boşmuş ve onları da o gün itibariyle 2 erkeğe vermiş. Bu da olur tabi ama ne gerek var şimdi :) En kısa zamanda size döneceğim diyerek uzaklaştım oradan... İstanbul'la alakası ise yalnızca bir gece, aktarmalı uçuş sebebiyle kalmış olmasıymış - baksan kendine İstanbulluyum diyecek gibi. Bakacağım diğer eve yürüdüm bir yarım saat kadar. Ama bahsettiğim mahalleden çok uzaklaşmamıştım. Burada da beni Hintli bir ev sahibi karşıladı; her şey çok güzeldi ama bu sefer de oda hiç içime sinmedi maalesef. Yine işimden de alışkın olduğum üzere "biz size döneceğiz" diyerek ayrıldım...İşim bittikten sonra şehir merkezine nasıl döneceğimi anlamaya çalışırken bir baktım ki şehir merkezine 45 dakikada yürünebilirmiş.... Neden olmasın? Gençler, yaklaşık 25 dakikası kalp çarpıntısıyla geçti - Çok ilginç sokaklardan geçtim. Bugün arkadaşlara anlattığımda, herkes kalp krizi geçirdi. Meğersem tek başına gidilmemeliymiş. Deli cesareti ama bir şey de olmadı. Sadece zenci ev sahibine mesajla teşekkürlerimi ilettikten sonra "yemekte bunu konuşalım mı" dedi. "What does it mean?" ile kurtardık... Neyse çok şükür buralara geldik:):) 

Bahsettiğim 25 dakikadan sonra, son nefesimi vermek üzereyken çok güzel yerler gördüm. Örneğin Manchester Üniversitesi ve çevresindeki sanat galerileri, kiliseler, parklar... 





                                         

(Fotoğraflar çok başarısız biliyorum, ama o kadar büyük yapılar ki nerelerinden tutacağımı bilemedim:))

Bu keyifli yürüyüşün bitimine doğru, ayaklarımda bahsettiğim baloncuklara yenileri eklendi... Yanıma yedek "ayak" getirmeliymişim:)

Yolda yürürken Türk arkadaşlarım şehir merkezinde olduklarını söylediler ben de en azından bir kahve içerim bahanesiyle 10 dakika sonra oradayım diyerek yaklaşık yarım saat daha yürüdüm (Google Map'le bozuştuk tabi), ruhumu onlara teslim ettim. Bu arada ev girişimim başarısız oldu, evde yapılacak tonlarca iş vardı ve uyku gerekiyordu bir sonraki gün için... 

Yaptığımız en güzel şey, Cuma günü için  "Royal Exchange Theatre" daki öğrenci indiriminden yararlanmak oldu. 6 Pound ile Shakespeare oyunu izleyeceğiz. İçinizden güldüğünüzü biliyorum, ben de gülüyorum ama çaktırmayın... Entellektüel olduğumu biliyorsunuz:) İngilizce Shakespeare oyunu:) Neyse, 1 saat sürecek ve çok ünlü bir sahneyi görmek bile yeter....





                                                   
Bugüne gelirsek, yine bir ders silsilesini atlattıktan sonra akşamki programlar için eve, dinlenmeye geldim.
Yağmurlu bir gün...
Ayaklarımı da görün:)








Üstteki fotoğrafların üçü de her gün geçtiğim yollar. Şu büyük bina ise benim kaldığım yer... Castle:)

Şu an saat 15.40... İkinci biramı hüpletiyorum. Bu sefer Carling aldım... Akşam "Efes" barda (:)) canlı müzik, okulun barının açılışı ve tiyatro var.... Hepsi olur mu bilmem ama güzel geçecek gibi duruyor.

Yarın ev bakma ve etrafı keşfetme gezileri yapacağız...

Pazarsa Liverpool! Beatles müzesi... Gerçekten yedek ayak lazım insana...

Ha bir de selülite yürümek birebirmiş:)

Ya bir de burada Kro Bar diye bir yer var... Çok meşhur bir zengin mekanı.. Fotoğrafını ayrıca çekeceğim ama barda oturan herkes görüyor diye utandım... Nerede oturduklarını bilmiyorlar... :) Hayal edin şimdilik.

Benden bu kadar...

Hepinize güzel hafta sonları.... Eğer güneş çıkarsa tadını çıkarın, rakı içecekseniz dibini görün ve benim için yerde boş şişeyi yuvarlayın :)

Sevgiler!




23 Nisan 2014 Çarşamba

Günün adı "Garip"


Şu an Karnaval'dan Retrotürk dinliyorum. 
Burada saat 00.12... Muhtemelen sizler uyuyorsunuz...

Eveet... Bugün çok geç kaldım yazmak için ama dolu, ilginç, garip ve bilemediğim başka sıfatların yer aldığı bir gündü.

Bugün öğrenci oldum öncelikle...Yaklaşık 7 kere uyanarak, bol sıkıntıyla saatin gelmesini bekledim. Heyecandan sanacaksınız ama tam tersi... O kadar çok uyudum ki...
Sabah gözümü açtığımda güneşli ve bu enerjiyle çalışan biri olduğum için de mutlu uyandım.
Her şey güzel olacak diye...
Okul için hazırlandım ve bu sefer kahvaltı ederek... Muz ve Nutella:) Missss....
Kahvemi ise burada herkesin yaptığı gibi Costa Cafe'den alarak yolda içtim:)

Burada bir sürü şey fark ediyor insan...
Şimdiden yazmak istedim; örneğin trafik ışıklarına ne zaman gelsen yeşil yanıyor ve bir araba gelip beni ezecek mi diye düşünmüyorsun bile. Trafiğin ters akmasına ve senin bunu henüz algılamamana rağmen...

Kursu anlatmaya çok gerek var mı bilmiyorum ama üç önemli detay vardı. Birincisi iki Türk ile daha tanıştım günün başlarında tabiii... İkincisi sınıfımda yine ağırlıklı Suudi Arabistan'dan gelme kişilerle dolu olması... Garip hayatlar vardı... Ama hepsi zengin onu söyleyeyim hatta birinin 20 tane devesi varmış:) Git gez, ne kursu be adam! Diğeri ise; kaldığım Student Castle ile ilgili bir toplantıya katıldım ve bildiğin çocuk gibi haşladılar. Temiz tutun mutfakları vs diye.... 30 yaşımdayım ve yaklaşık 10 yıldır yalnız yaşayan biri olarak "gıcık" oldum desem...Ve daha hiç mutfak kullanmamış biri olarak... Ve zaten 1,5 hafta sonra ayrılacağım bu mekandan daha hızlı kaçmak istedim. Ev bakmak için beni itecek başka bir şey olamazdı herhalde. Neyse, daha önceden sözleştiğimiz bir adamın evine bakmaya gittim. Nasıl mı? Vaktim var diyerek, tabana kuvvet yollara vurdum kendimi. Tabii ki bulamayıp, taksiye atladım. Beni bıraktığı semt inanılmaz güzeldi... Yollarıma güller dökülmüş, aynı düzende bahçeli yüzlerce evin olduğu, sokakların mis gibi koktuğu bir semt... Ev ise 7 odalı ve kimsenin kalmadığı bir evdi, pardon "house"....

Yollarda bir sürü fotoğraf çektim...









Sonra ev sahibi ile konuşmaya gittim ve hadi yürüyeyim diyerek yine 45 dakika yol teptim. Öncekinde de 1 saat yürüdükten sonra vaz geçtim, hatırlatırım... Adam tam Dexter'ın hedeflerinden biri bence... Oduncu olacağına yapabileceği çok şey vardı... Dexter'ı boş vereyim değil mi şimdi... İçime sinmedi, olmadı işte:)
Otobüs biletim yok, otobüs hattı ile ilgili hiç bilgim yok... Taksiye ikinci kere para kaptırmak için de daha çok gencim... Ha tabi burada Türk kafasıyla beni dolandırır mı da diyorsun:) Yabancıyım ya:)

Şu an yaşadığım mekan oldukça yüksek olduğu için, ona güvenip yürüdüm. Yaklaşık 2 saat desem az kalır... Ayaklarımda su baloncukları ile dolu, çünkü bu son değildi!

Eve gelip kendimi odama attıktan sonra, yeni ev arayışlarına başladım... Bu arada İstanbul'dan yeni gelmiş evinin bir odasını kiralayan bir yabancı ile yazıştık. Ay ne tesadüf diye kafalar mıyım acaba? O an aslında umutsuzca kötü hissettim, kalacak yer bulamaz mıyım diye:( ... Ne olacak, neler yapıyorum diye. Tabi Türkiye'den fotoğraflar da cabası... Yok Caddebostan, yok Heybeliada, yok o güzel mekanlar vs... Titreyip kendime geldim ve 19.30'da gerçekleşecek "Language Exchange" partisine katıldım. Süperdi! 2 bira 3 Pound! Gerçekten de Türk, İspanyol, İngiliz, Fransız tonlarca insanla tanıştım. Hepsi çok "friendly"di....İki Türk'le de burada tanıştım. 



Hep birlikte Footage diye, velet diskosuna gittik. İğrenç bir müzik ama tüm Manchester öğrencileri oradaydı. Bira ne kadar dersiniz? 1 Pound! Ama içinde bence hiç alkol yoktu. Arkadaşlar, boşuna içmemişiz o rakıları! Bünyeye bira işlemiyor, en azından henüz, en azından 1 Pound olanlar:)

Tüm bu anlarda kendimi çok iyi hissettim... Her şeyin güzel olacağı belli...
Ama iç sızlatıcı şeyler de oldu... Anları paylaşmak istediğim şeyler, kişiler...
Dengeler her yerde... Yani giderken kendini götürüyorsun ya  yalnızca... 

Şimdi odamdayım, saat sizin orada 3 oldu...

Yarın çok güzel bir gününüz olsun!




22 Nisan 2014 Salı

Portland Street Çıkartması


İğrenç bir yağmura gözümü açtım bu sabah... O bahsettikleri tipik havayı gördükten sonra derin nefes alıp, hazırlanmaya başladım.



Kurstan biri olan Rafael ile 07.50'de buluştuktan sonra Portland Street istikametinde ilerledik. Tabi bir detayı atlamayalım; gözümü açtım ama kahve içtim demedim size... Gerçekten içmedim, içemedim... Ve hala kahve içmedim desem ne dersiniz? Bu konuya az sonra geleceğim... Rafael beni bıraktıktan sonra yaklaşık 20 kişiden oluşan erkekler ordusunun içinde bir gül gibi açıverdim:) Suudi Arabistan, Macaristan, Şili gibi Güney Afrika'ya kadar giden ülkelerin her birinden karma oluşturdukları kişilerle tanıştım.

Esas bize şehri gezdirecek "Social Programme Manager"ını beklerken, biri yanıma geldi ve "Hocam, Türk müsünüz? Sizi uçakta da görmüştüm" dedi. Neredeyse İngilizce cevaplayacaktım:) Durumu toparlayıp, Türkçe konuşabildim - o kadar diyeyim size - 2 Genç bilmem ne bursuyla gelmişler, yani Türk kavuşmasını yaşadık. Bana "Hocam" demelerinin sebebi ise takdir edersiniz ki ikisinin de öğretmen olmaları... Neyse fena olmadı, eğlenceli tipler... Hatta beni bilen bilir, biri Konyalı çıktı desem... Bugüne kadar okuduğum tüm okullar, çalıştığım şirketler vs sayarsak daha "Konyalı"sız yer görmedim.

Kurtarıcımız Lee ile tanıştık. "İşe bak!" dedim, adamın tek görevi bizi nerede eğlendirebileceğine karar verip, eşlik etmek! Ve Konyalı değil ki sorayım, nasıl buldun bu işi diye! Sadece genel aktiviteler planlıyor, isteyen herkes katılıyor! Örneğin yarın akşam "Language Exchange" diye bir event düzenlemiş, bir bara gidip herkes hem içip hem de tanışıyor! Ya bi git:)

Başta kahve içmediğimi söylemiştim, bundan anlaşıldığı üzere kahvaltı da etmemiştim. Midem yapışıp, garip garip canavar sesleri çıkarmaya başladıktan yaklaşık 4 saat sonra "Kosmonaut" diye bir barda yemek yemek için oturduk. Ve tabii ki ne içersiniz diye sorduklarında, ben "Kahveee" demedim, "Biraaaa" dedim...
Neyse böylelikle alışkanlıklarımı değiştirip sabah kahvaltısında bira içmeye başladım diyebilirim. E bi katkısı olsun buranın bana...


Sonra ise işimiz bitti ve herkes dağıldı, ertesi gün görüşmek üzere...

Tabii ki eve koştum; yağmur ıslatmıyor bile ama yaklaşık 1 saat altında yürüdükten sonra kaçmak geliyor insanın içinden, ya da bir bara gidip biraya devam etmek... Ama henüz kendimi burada güvende hissetmiyorum. Ayrıca dışarıda tek başıma hiç sarhoş olmamışım onu da anladım. Challange Excepted!


Hani bahsettiğim Sainbury's Market vardı ya, oraya gittim yine emin adımlarla... Asyalı çocuğa baktım, Orda!  Ona ihtiyacım olmadığının kararıyla otomatik makinaları öğrenme zamanının geldiğini anladım. Bak, her şeyin bir yararı var. Tabii ki Kahve aldım ve sonra bira, bu sefer Stella Artois, Nutella, Muffin, Muz, Mısır Gevreği ve Süt ile alışverişimi başarıyla atlattım!

Bu arada, yağmur deli gibi yağıyor ama tüm İngilizler terlikle ve kısa kolluyla geziyorlar ve işportacı şemsiyeciler yalnızca turistlere çalışıyor. İnatla almayacağım:)

Bir de "insanlar her yerde aynı"yı görmek ... İyi mi kötü mü?

Şimdi odamdayım...

Yapılacaklar listesi fazla, hatta Cafe Istanbul diye bir yer buldum, gurbette olmak böyle bir şey herhalde... Kaç kere İstanbul'da bir kafede oturdum ki:)

Ama kafayı dinlemeyi ve buraya gelme amacımı da unutmamalıyım...

Ahhh Istanbul ahhh.... Şaka şaka... Hadi dönün önünüze:)

Sevgiler

21 Nisan 2014 Pazartesi


İşte bugünün özeti aslında...
Ben de dönme dolap gibi döndüm. Bu yaratıcı benzetmemi alkışlıyorsunuz eminim.
Bugün ilk yağmuru da yedim...
Burger King'e girip, açlığımı yatıştırdım

Biraz daha gezelim görelim...

Manchester'da İlk Gün:)

Herkese selamlar :)

Yurt dışına çıkıldığında yapılması gereken ilk şey blog açmak dediler, ben de yaptım, oldu:)
Birkaç kere yazılarımı okuduktan sonra bırakacaksınız ama en azından kendim okusam da yeter - Tribimi de başlamadan atarım
Bugün 1. günüm diyebilirim Manchester semalarından...
24.kattan şehrin çirkin yanını izleyerek yazıyorum... Elimde plastik şarap kadehim ve Sauvignon Blanc şarabım:)
Evet kaldığım yer lüks denebilecek bir yer ama bir şehre tepeden bakmayı oldum olası sevmedim, bir de deniz yoksa... Kıpkırmızı tuğlalar... En azından renkler güzel...
Dün öğleden sonra Manchester'a ayak bastım. İngiltere'ye girmek için ne "mal" olduğunu göstermek için milyonlarca engeli başarıyla atlattım ama 3.dünyadan geldiğimi hissetirmeleri beni germedi diyemem. İnsan "al ülkeni başına çal" diyor. Sakinleşelim... Ha bir de EU vatandaşları ve diğerleri diye her yerde ayrı taranıyorsunuz. Tamam sustum... Neyse güzel yanlarından bakalım, şimdilik bir eylem yapmayı düşünmüyorum, hazır alınmışken ülkeye :)
İstanbul'daki lüks hayatımı bıraktım ama eskiden kalma alışkanlıklarla beni bekleyen Taksi'yi buldum:) Nereye gideceğim bile önceden bildirildiği için taksici amca bana sadece "Hi, where are you from?" sorusunu sordu. E, tabi cevaplayabileceğim en kolay soru:) Hayatında ilk defa bir Türk ile tanışmış...Ne kadar şanslı, hiç tanışmayabilirdi de :) Bir de gazı verdi "Your English is good"... Eeee kim beni tutar o zaman:)
Neyse fazla geyik yaptım. Böyle konuşmak galiba şu an rahatlatıyor beni. "Ey Manchester sen mi büyüksün, ben mi?" :) Beni kalacağım 1 Great Marlborough sokağına getirdi. Tabi taksicinin sağ tarafta olması ve ben de alışkanlıkla arkada sağ tarafa oturunca hiçbir şeye hakim olamadım. Mesela taksimetre:) Neyse parasını önce ödemiştim:) Sonuç olarak beni "Student Castle" denen gerçek bir "castle" a bıraktı diyebiliriz. Kaç katlı olduğunu çözemedim hala ama benim gördüğüm manzara 1/3'i...  Sadece özel kartlarla girişin mümkün olduğu yere bir Türk kafasıyla girdim. Yani birinin arkasından sıvışarak:) Karşıma filmlerden fırlamış - iri yarı bir zenci çıktı ama en güler yüzüyle herhalde...Taksici'den sonra bu da bana iyi geldi. Yine film repliği gibi cümlelerle "sizin ve bu binanın 
güvenliğinden sorumlu kişilerden biriyim" dedi. Adımı asla aklıma gelmeyecek şekilde telaffuz ettikten sonra birlikte 3 güvenlik duvarını yıktık ve 24.kattaki odama beni teslim etti.

İlk iş, eşyalarımı bir yerlere tıkmak oldu. Doğrusu düşündüğüm gibi bir mekanla karşılaşmadım. İyi ki gelmeden biraz kilo vermişim:) Neyse, internet bağlantımı halledip, hala yaşadığımı ilgililere ilan ettikten sonra, dışarı çıktım. İlk defa binadan çıkıyor olduğum için, önce birkaç kata uğradım tabi:) Ama çıkışı buldum! - Kamera kayıtlarımı merak ediyorum - 

Sainsburry's diye bir market buldum, bir nevi öğrenci marketi, ben de sanki kırk yıldır Manchester'daymışım gibi gezdikten sonra ilk günüm olduğunu hissettirdim, aslında fena gitmiyordum:)  Oradaki "Asyalı" arkadaş verdiğim parayı bir gözden geçirdi. Neyse ki yanımdaki sahte parayı vermemişim :P


Tabi aldığım en önemli şeyler en başta bahsi geçen şarap ve plastik şarap kadehleri oldu. Ve açlığımı gidermek için deneysel ürünler de aldım... Manzaraya karşı içip, durumu izah etmek isterdim ama daha çok gün var...


Odama geldiğimde anladım ki, mutfağı paylaştığım diğer 2 kişiyle bir şekilde tanışmalıyım. Uykum vardı ama sorumluluklarımı yerine getirmem gerektiği için 2 genç arkadaşla tanıştım. Biri Venezuella diğeri Portekizli... Herhalde benden 10 yaş küçükler, henüz sormadım korkumdan:) Bu arada okulun ilk günü Easter nedeniyle tatil, ben de çok yorulmuştum zaten:)... Yorgun olduğumu ve uyuyacağımı söyleyip kaçtım ve gerçekten ilk gece erkenden uyudum...


Sabahın 7'sinde uyandım ve hazırlanıp 9 gibi sokaklara attım kendimi... Tabii ki kahve aradım ve "Cafe Nero" yu buldum, "Starbucks" arıyordum halbuki:) Sonra vurdum kendimi yollara...


Şu an mekanlarla ilgili yorum yapmayacağım çünkü öyle baktım kaldım, sadece diyebileceğim şey, burası ilginç bir şehir...Heyecanlı olacak...

Öğrendiğim bazı şeyler... Mekanlarda sigara içilmiyor ama sokaklarda herkesin elinde sigara var... Güvenlik elemanlarının hepsi zencilerden seçilmiş... Bütün telefoncular göçmen... Starbucks çalışanları tipik "British People"...Gay'ler burada çok mutlu ... Burada da tonlarca dilenci var - henüz Suriyeli yok:) Bir de hala açım :( Sadece gidip "Mc Donalds" veya "Burger King" bulmak ve hamburger yemek istiyorum ...Yeni şeyler deneyemeyecek kadar açım... Her şey yağlı, ekmekler şekerli :(

Tüm bu gezintileri yaptıktan sonra odama geldim ve dün geceden kalan şarabımı içip yazıyorum...


Şimdi yemek ve bira zamanı...

Hissettiklerimi bilmiyorum... Sanırım iyiyim... Dünya büyük...


Her şey güzel olacak:)